Benim gibi geç anne olanların çocukları muhtemelen benimkiler gibi ya ön ya da (bizim asla anlayamayacağımız türden) bir ergenlik sürecinde. Premenopoz ile ergenlik hormonları eş zamanlı sahne aldığında en ufak bir olay atom bombası, o anda kimin hormonu daha manyaksa onun öne geçtiği, kimsenin kazanmadığı zamanlar. Hesaba katamadıklarımızdan. Kimse için kolay olmasa da, ‘destek sistemi’nin en zayıf olduğu zamanlar, ‘en kırılmazların’, ‘en her şeyi yapabilenlerin’, ‘en güçlü olanların’ bile hafife alamayacağı, epey zorlandığı zamanlar. Atina’daki 11. ayımızda bu alana geniş geniş park ettik. Tabii ki bu vaziyet de ‘geçecek’ de, içimizden mi üzerimizden mi, ona ayrıca bakacağız. Yolu ‘yeni nesil ergenlik’ten geçen herkesi bu vesileyle kalpten kucaklarım, yolumuz yönümüz açık, sabrımız bol olsun 🙂

Hormonlar her zaman ‘aile içi kriz’e yol açmıyor tabii. Formula şoförü gibi tuvalete bile giremeden koşturduğum bir gün, enerjimin kalan son damlasıyla salonda patlayan ampulleri değiştirmek için hiç de havalı olmayan bir sokağın girişinin başında dörtlülerimi yakıp durdum, koşarak içeri girdim, her zaman evde eksik bir şey olduğu için gözüme çarpan bir kaç malzemeyi daha toparlayıp yine koşarak çıktım ki, arabanın yanında 4 Yunan Tanrısı! Gel gör ki sırtımdan (ve hava artık 29-32 derece bandında seyretmeye başladığından muhtemel yerlerimden) ter damladığından ve pek de ‘hayırdır beyler’ diyecek havamda olmadığımdan, arabaya resmen ‘ilişme’ usulü yaklaşıp, sanki onlar orada değilmiş gibi eşyalarımı yerleştirirken, duymak istemediğim ses yanıma geldi; ‘bayan bu araç sizin mi’, ‘evet’, ‘buraya park etme mal indireceğiz demişler sana duymadın mı’, ve gizli saklı hormonun ani yükselişi ile, ‘yunanca anlıyor gibi mi görünüyorum’, ‘ok o zaman, bu cezan’! 150Euro mu, yapma ya!!! yaya rampasına lastiğim değdi diye mi aldık cezayı dili anlamadığım için, fark etmez, en azından ehliyeti kaptırmadık, ‘erken öde yarısını öde’ kampanyasını başlatmak istiyorum artık Atina’da, belli ki bu derslerin devamı gelecek!

Ceza demişken, burada da zamanında ödemediğin vergiler derhal kat kat cezaya bağlanıyor, öyle ki, vergi takvimlerini ezberlemek istiyorsun. Araba almak kolay ama arabanın Aralık’ta ödenmesi gereken vergisini tesadüf bir sohbette öğrenip, şifresini çoktan unuttuğun vergi portalına giremeyip, avukatından rica minnetle bakmasını isteyip, ödemen gerekenin cezayla birlikte orijinal rakamın yaklaşık 3 katı çıktığını görünce gözlerin dolu dolu olmuyor, resmen ağlıyorsun. İstersen ödeme, devamı geliyor, bu yüzden yaptırım önemli, bir de vergi…

Atina gerçek bir açık hava şehri. Her gün, her saat, her yerde yapılabilecekler olması, her yaşa her tarza hitap etmesi, büyüklü küçüklü çoluklu çocuklu alternatifler olması, ‘keyif’ için servet harcamaya gerek olmaması, insanların hep mutlu olması, seçtiği aktiviteye göre giyinmeyi bilmesi, orta yaşın üzerindeki bir çok insanın kendisine uygun her etkinlikte var olması çok sevdiklerimizden. Keyif burada bir lüks değil, yaşamın her anı! – içselleştirmeyi hedefledim!

Çocuklar için de çok çeşitli spor ve sanat aktivitesi var. İçinde tek kelime İngilizce olmayan bir formu doldurarak, sadece bir kişinin oldukça az İngilizce konuştuğu yerel bir tenis kulübüne zar zor kayıt yaptırıp çocukları uygun sınıflara kayıt ettirmeyi becerebildikten sonra bizden kimse para pul istemedi. 1 ayı geçtikten sonra rahatsız olup ben gittim, ‘acaba ödemeyi ne zaman yapacağım’ diye, uzun beyaz sakallı 70 yaşlarındaki delikanlı, teyit amaçlı ‘ödeme mi yapmak istiyorsunuz’ diye sorunca, başımı evet seklinde salladım, kendisi yaklaşık 20 dk. ödeme dekontuna benzer bir belgeyi aşırı özenli bir şekilde hazırladı ve ‘50 Euro’ dedi, nakit olarak ödeyince, ‘teşekkürler Eylül’de görüşürüz’ dedi, anlayamadım, ‘yeniden ödeme Eylül’de’ dedi, ‘3 aylık mı ödedim’ dedim, ‘evet’ dedi, şaşırmama şaşırarak, daha da sormadım. İstanbul’daki kulüplerin, özel eğitmenlerin, özel öğretmenlerin rakamları ile (53 kura rağmen!) ödediklerimizi (bir kez daha!) karşılaştıramadım ve bir kez daha imkânlı bir ülkenin, imkânsızlıklarla dolu olmasına sessizce isyan ettim, ayrıldım.

Biliyorsunuz kargo kabus, ancak karşıma çıkan bir billboard sonucu Trendyol’u görünce tetiklendim (buraya #reklam yazmamız gerekiyor mu acaba? her neyse!), ‘test siparişi’ vermeden duramadım, küçük çocukların her yerde obsesif şekilde aradığı veya arattığı o saçma yumuşak oyuncaktan sipariş verdik, her adımını takip edebildiğimiz bir kargo süreci yaşayarak ürünlere kavuştuk. Kapıya bırakma ayrıcalığa halen erişemedik ama, hemen hemen her yerde (yukarıda fotoğrafını da paylaştığım) paket teslimat dolabına bırakılan ürünleri en azından alabildik. Evine yakın bir adrese gönderiliyor siparişlerin, onun detayını Google maps’le çözüyorsun, mesajla şifre geliyor, tek kullanımlık ve süreli, aldın aldın, almadın ürün kargocu kutunun, bir çeşit bulmaca ama olsun, bir eşik daha geçtik, buna da şükür…

‘Çok acil ‘airbag’ randevusu’nu anlatayım bu arada. Efendim tam günü ve zamanında (evden en uzak servise) aldığım randevuya gittim. İşlemi aynı gün bitiremeyeceklerine karar verince takip eden Pazartesi bir kez daha gittim. Eski araçları kurcalamaya başladığında mutlaka bir başka yeri de arızalanır ya, servisten çıkıp sadece 3km yol aldıktan sonra servis ışığı başta olmak üzere bütün ışıkları yanınca bu sefer telefonla aradım. Maalesef karşılama telesekreter mesajı ‘İngilizce için 9’ demediğinden, kimseye ulaşamadım; aylar önce bana ikinci el araç gösteren bir kişinin kartviziti aklıma geldi, ona whatsapp’dan yazdım, ‘sizin dükkândaki siyah saçlı teknik kadın beni arayabilir mi lütfen’ diye, aradı, zamanında açamadım, bir sonraki gün için, tabii ki Yunanca (!), aynı konuyla ilgili 4. randevum SMS olarak geldi, ona da gittim. Kaza yapmamayı, airbag’i denememeyi ve aracı bir an önce değiştirmeyi dileyerek ve sempatik teknik servis ekibi arkadaşları edinerek bu bölümü de geçici olarak kapattım.

Okullar kapanmaya yakın dersten çok aktivite oluyor ya, bizimkilerin okulunda da “Uluslararası Gün” (International Day) kutlaması yapılacağı bilgisi geldi, baktım, katılacak ülkeler içinde Türkiye yok. Gurbette bu olaylar her konudan daha önemli olduğundan, hemen aradım okulu, dedim “bizim ülke yok”, dediler “temsilcisi yok, kimse talip olmamış”, o ne ya hiç Türk veli mi yok, “e dedim yazın beni, Türkiye olmadan olmaz” ve böylece, mercimek çorbasını 3 kere tarife bakarak yapabilen çok becerikli bir Türk kadını olarak, Türk yemeklerini yapmaya, tanıtmaya ve onları velilere satarak bir sosyal sorumluluk projesini desteklemeye talip oldum.

Taaaaaa aylar öncesinde, kiralık ev bakarken tanıştığım çok tatlı ve benden büyükçe Türk bir bayan var, hemen onu aradım, mevzuyu anlattım, ‘bana mantı, lahmacun, içli köfte lazım, ne yapacağız” dedim ve bu konuşma beni oğlu okusun diye Atina’ya gelmiş emekli bir öğretmen çifte çıkardı, geçimini Türk yemekleri yaparak sağlıyorlarmış. Tam o mevsim havanın sabah ve akşam derece farkı 10 üzerinde olduğundan en az 7 kere menü değiştirip, kırmızı-beyaz kıyafetlerimiz ve evden getirdiğimiz Türk bayrağımızla okulun yolunu tuttuk. Üniversitede kürsü gibi bir şey bu masalar, önemli. Tabii önce bayrağımızı astık, sonra kırmızı beyaz çiçeklerimizi koyduk, Hacer Teyzemizin yemeklerini masaya serdik, hepsine de 1Euro rakam koyduk ve festivalin yemekleri ilk biten ülkesi olduk. Yeni bir okul olmamasına rağmen ilk defa Türk masası açılması nedeniyle de dikkat çektik, merak edildik, ücretsiz limonata ikramıyla kalpleri kazandık 🇹🇷

Biz ailecek dolu taraflarına odaklandığımız için yaşamaktan memnun olsak da, tüm kültürel benzerliklere rağmen Atina herkesin yaşayabileceği bir destinasyon değil, neyi aradığın, neyi beklediğin, neyle tatmin olacağınla çok doğru orantılı buradaki mutluluğun. ‘Expat’ olmak bir seçim ve bir rol aslında, o ehliyeti de herkes taşıyamıyor, taşıyamaz. Sistematik bir Avrupa, tamamen oturmuş bir yapı, kuralları oturmuş ve kabul görmüş bir düzen beklentisi varsa, Yunanistan’da mutlu olamazsınız; tam bu nokta ise bizim aitlik ve mutluluk kapımız 🇬🇷

Çap olarak bakıldığında ne Atina ne Yunanistan ne İstanbul’la ne de Türkiye ile kıyaslanabilir durumda, sadece coğrafya olarak değil, işlerimiz, ürettiklerimiz, hayallerimiz, mücadelelerimiz, savaşlarımız, benzer kültürlere rağmen çok başka kulvarda. Değişen düzenler içinde ülkemizin  olağanüstü potansiyelinin kapasitesinin çok altında kullanılması buradan baktığımızda çok acıtıyor. Ziyarete gelen biri, ‘Atina kıskanılır mı, kıskanıyorum’ dedi. Öz değerlerimizin bir suretini bulabildiğimiz için sokak aralarında, insanca yaşamayı kıskanıyoruz. Tabii ki bu ülkenin de çok zengini de var, çok fakiri de, ama esas büyük nüfusu orta halliler temsil ediyor, ki işte ‘denge’ tam da bu noktada sarsılmıyor, ne diyeyim, darısı başımıza; çalışarak fakirleştiğimiz memleketimizin bolluk bereket muslukları kapalı kalmasın artık…

4 senedir yaptıklarımla ilgili fikrini soramadığım canım Babom ❤️ yaşadıklarımızı izliyorsa nasıl değerlendirirdi diye çok geliyor aklıma, güvenli limanıma dönemesem de, yine de yoluma ışık tuttuğunu ve hep yön gösterdiğini hissederek devam ediyorum; umuyorum ki bir yerden izliyor, gülmeye devam ediyor ve gurur duyuyordur 🙏✨

Haziran’da görüşmek üzere.