Efendim bildiğiniz üzere Atina’nın 2G’si çok meşhur: grev ve gösteri.

Herhangi bir konu için, herhangi bir gün, herhangi bir yerde karşınıza kendisi veya (faturası) çıkabilir, gelenler her daim hazırlıklı olmalıdır. Bildiğimiz yerden olduğu halde yakalandığımız son olayı yazarak başlıyorum Şubat’a.

Türk yatırımcılar gelmiş, günlerce pestilimiz çıkmış, o proje senin, bu bölge benim, kahve-yemek molası vermeden, şehir/kültür tanıma turuyla karışık, karış karış gezmişiz, yorulmuşuz, kendimize mükâfat vermek açısından nefis bir balık lokantası seçmişiz, tadı halen damağımızda olan yemekleri bir güzel midemize ve hafızalarımıza indirmişiz, yaklaşık 11 civarında onlar otellerine ben evime dönmek üzere ayrılmışız, sonun başlangıcı bu.

Biliyorsunuz UBER kullanıyorum, çağırdım, biraz meşgul, bekleme var, ok sorun yok, hava zaten çiçek, hatta ‘acaba biraz yürüsem mi’, resmen bahar, kontrol ediyorum, gelen giden yok, önemli değil, gelir birazdan, ‘oh tertemiz havayı içime çekeyim’, gökyüzü de tüm aydınlığınla tepemde, biraz gecikti yönlendirme, APP’i kapatıp açsam daha hızlı olur mu, ‘cancel’ edip bir daha deneyeyim, alla alla değişik, halen birine yönlenmedi, şehir bu gece ne kadar da boş, hafta içi diye mi, bir gariplik olmasın, belki güncelleme gelmiştir, alternatiflerini de kontrol edeyim, onlar da çalışmıyor, Internet mi kesildi, yok ya saçmalama ne alaka, Avrupa’dasın ya, en iyisi polise sorayım, o da ne, ‘taksi grevi’ mi başladı? Hep haber verirdiniz önceden, neden söylemediniz? Söylendi mi, nerede yazıyor? Aaaa bak, gösterdiğin haber diyor ki ‘gece yarısından sonra’! ben bekliyor saat 11’den beri, eee şimdi noolacak, belli bir saatten sonra otobüs de metro da yok burada, İstanbul değil ki Atina! Polis kardeş, bak şimdi benim evde 2 çocuğum var, sizce eve nasıl döneceğim? “Sen de haklısın da, ben mi bırakayım?”, “Yok bırakma da, bir çaresi olması gerek, yürüme mesafesi 2 saat, ben kuzeydeyim, mümkün mü sence”? Diil de, eee ne? Telefonumun da şarjı APP denemeleri yaparken %7’ye düştü, bakıcı eve dönüyorum diye çocukların başından ayrıldı, küçük uyuyor, büyük ayakta, 35 saniyede bir ‘hallettin mi, geliyor musun, biz ne yapacağız’ diye soruyor, otostopa mı geçsem, yasak mı burada acaba, şimdi bu yaşta başımıza iş açılmasın gece gece, biraz daha yürüyeyim, X95 havalimanı otobüsünü yakalarım belki, o daha farklı saatlerde çalışıyor, keşke topuklu giymeseydim, neyse söylenme, yol uzun, ‘arama kızım pilim zaten az, bir gelişme olursa ben sana yazıcam, telefonum kapansa da bil ki mutlaka eve geleceğim, korkma, annen halleder’ (nasıl hallecekse), merkezdeki Hilton’un önündeki durak iyi, oradan bir araç bulma gayreti içine gireyim, yoruldum da, aaa aklıma geldi, komşu whatsapp grubunu ‘iyi gün kötü gün’ için kurmadık mı, yazayım, ayakta olan varsa gelip alsın beni, naapiim, yazdım, 3 komşu geri yazdı, henüz gelmeyi teklif eden yok, korsan taksiniz yok mu ya, girişimci yeni fikirler çık aklımdan, olaya odaklan, yeni APP’lere kayıt açmak için şarj zaten yok, çok da yüz göz olamam di mi, sonuçta balkonlardan birbirimize el sallıyoruz en fazla, yine de 15 dk. içinde gelen olmazsa birinden beni almasını rica edeceğim mecbur, sordum, utanmalar yalan oldu, Dimitris ‘ben gelirim’ diyor, apartmandaki yangın alarmı kapatma, bozulan garaj kapısını tamir etme, çalışmayan zilleri yönetime bildirme zaten bütün teknik işler kendisinde, gelsin alsın ya, naapalım, olur bazen böyle şeyler, derken sarı bir taksi görüyorum, ‘dur dur’ diyorum, duruyor, grev mi bitti nooldu, ‘Allah rızası için beni alır mısın çocuklar evde bekliyor greve sonra devam etsen olur mu’ diyorum, “I don’t speak English” diyor, beklediğim an, o zaman al sana evin adresi, hadi uçalım 🙂

Sonuç: 11’de başlayan taksi bekleme macerası sabah eve 1.45’de dönmeyle sonuçlandı, yatırımcılar, transfer araçları ‘sold out’ olduğu için otobüsle havalimanına gitti, sokaklar yürüyen insanlarla doldu, grevlerin hastasıyız 🙂

Bu ay Merkür’le ilgili bir sorun mu vardı bilmem ama zaten küçücük olduğu için günde 3 kez çalışan bulaşık makinam bozuldu! Bozulması mı daha kötü, tamir ettirme organizasyonu mu, karar veremezken apartmanı yöneten profesyonel şirketin bir personelinden rica minnetle olayı çözmelerini istedim, ‘zaten garanti kapsamında bir şey olmaz’, neyse sadece parça değişecek, yaza kadar beklememe gerek kalmadan 11 gün elde yıkama ile bu da çözüldü.

Geldik arabanın derdine. Aşırı yağmur yağdığı zaman arka koltuklar ıslanıyor! Küçük kızım söylediğinde gümbür gümbür ‘saçmalama’ dedim ‘Alman arabası bu’ ama doğru çocuk, bildiğin ıslak! Tavana bakıyorum, iz yok, kapılara bakıyorum bir şey yok, e biri gelip arabanın içine özellikle su dökmüyorsa, bir sorun var! 37 tane sadece Yunanca konuşan memurla ‘İngilizce konuşan biri varrrr mııııı?’ çabasını aşabilip ‘after sales service’ den randevu alabildim, yakın (!) bir tarihe tabii, 3 Mart! Ya kardeşim bizim Halil Usta’ya akşam mesaj at sabah 9’da aracın askıda, 3 Mart ne ya, ne kadar dolu olabilirsiniz, zaten nüfus 3 milyon! Neyse, beklemedeyiz, sessiz ve izsiz ıslaklık çözüldü mü çözülmedi mi kısmını ancak sonraki ay yazabileceğiz 🙂

Hazır Murphy etraftayken, apartmanda aynı katta oturduğum, hatta ilk başlarda pek de seviştiğimiz kapı komşumuzla da neredeyse karakolluk olduğumuzu yazmadan geçmeyelim. Mevzu şu; kapının önüne ayakkabılık koydun, köpeğim ondan korkuyor, evden rahat çıkamıyor! Komedi dizilerinde kullanılamayacak kadar saçma bir replik, ama esas konu tabii bu değil. Amerikan-Greek bir kadın kendisi, akıllı, bilgili hatta epey de eğitimli, ağır manipülatör, iki kültürü ve dili çok iyi biliyor diye kendini ‘diğerlerinden fazla’ varsayıyor, kontrol ve üstünlük sağlamak için her türlü sahne performansı kendisinde, e bizi de görüyor, kendi başımızayız, dili, yolu, yordamı bilmiyoruz, kanunlardan bi haberiz, kim ne derse ona inanırız, SANARAK, bana, bir daha yazıyorum, BANA, haddinden fazla akıl öğretmeye çalışmanın ötesine biraz da saygısızlık çerçevesinde kendini otorite sanıp ahkâm kesince, içimden (hep) son ana kadar sakladığım akrep çıktı! (Amerikalı ondan anlar diye) ‘uzaklaştırma kararı’ istedim, o kadar yani! Olay işi çığırından çıkarmaksa, uzmanlık alanım zaten, kitabını yazdım kızım ben huysuzluğun, üstadıyım, derecelerim, davalarım, duruşmalarım gani gani… Keza Yunan avukatım (çok şükür) sakin, ‘bırak, boşver, dünyanın her yerinde var böyle tipler, ülkenin temsili değil’…

Özetle diyeceğim odur ki, bir süre sonra kocasız, bacısız, arkadaşsız, dünyanın bir yerlerine çocukları ile taşınmaya hazırlanan o güzel yürekli cesur kadınlar (siz kendinizi biliyorsunuz), biz Atatürk’ün çocuklarıyız, Türk’üz, asla sinmeyiz, çok gerekirse sindiririz, geri adım atmayız. Aklınızı ve ruhunuzu –karşınıza ne çıkarsa çıksın– kaybetmeyiniz, deli tarafınızı unutmayınız, siz tüpleri çakmakla kontrol eden nesilsiniz, film saatini kaçırınca müteakip haftaya kadar bekleyen son sabırlı kuşaksınız ve Internet yokken de hayatta kalabiliyordunuz, unutmayınız, unuttumayınız 🙂

Son olarak oturduğum sokakta yaptığım ‘show’u da anlatıp ayı (sadece ilk 2 haftada olanlarla) kapatıyorum.

Cumartesi günü sokağın ortasına koca taşınma kamyonunu dayamışlar, sola park etmiş bütün araçlar bloke, garaj kapısı bloke, sokağın girişi bloke, apartman kapısı zaten bloke, ama benim çocuklarla acilen çıkmam lazım. Ağız dalaşı kotam dolduğu için, ‘abim şunu biraz ileri geri alır mısın’ muhabbetti yapamayacağımdan, arabaya bindim, 330 tane mm’lik manevralarla, bolca kaldırıma çıkararak, aracımı olduğu yerden çıkardım. Sokaktaki taşımacılar, taşınan komşular, yoldan geçenler, herkes birden ‘very good driver’ diye alkış kopardılar; canlarım, biz İstanbul’da her gün ne ‘show’lar yapıyoruz araçlarımızla, ona ‘Turkish driver’ diyeceksin, zaten ‘very good’ oluyor otomatik ❤️

Kızlar bu vesileyle annelerinden bir kere daha hem utandı hem gurur duydu, e onların şansına da ben düştüm, naapalım.

Mart’ta görüşmek üzere.