Bizim ülkede her bayram istisnasız “arada kalan mesai günleri birleşir mi” beklentisi olur ya, Yunanistan’da da ‘Easter’ tatili planlaması, heyecanı, organizasyonu haftalar önce 40 gün tutulan oruçla başlıyor. Bizimki gibi burada da ‘dini’ bayramlar ya ailelerin bir araya geldiği ya da -bizim gibi ailesi yanında olmayanların- tatile çıkıldığı zamanlar oluyor.

Benim büyük kız tasarıma epey meraklı olduğundan, ‘hazır yakınken bir Milano görmesin mi’ diye düşünerek, kapıp İtalya’ya götürdüm. İlk tepkileri ‘Anne burası Avrupa mı?’ oldu. Alışmış çocuk Muğla temalı Atina’ya, gerçeğini görünce şaşırdı tabii🙂 Elimizde Yunan kimliklerimizle ilk defa ‘B’ terminalinden uçtuk. Pasaport kontrolü olmadığında resmen otobüs terminalindeyiz. Havalimanında olduğumuz için tabii beyin bir türlü eşleştiremiyor, yıllarca saatler önce gidip sürekli stres halinde beklediğimizden, “defterlerimize bakacak bir memur yok muuuuu?” diye bağırmasak da, tamamen özgür olma halinin insandaki etkisini taaaa derinden hissediyoruz.

Neyse efendim, ilk gün turistik, bolca yürümeli, fotoğraf çekmeli, yemeli, içmeli geçiyor. İkinci gün akşamüstü minnoş bir lokantada üçümüz ortak bir salata ile farklı versiyonlarda makarna sipariş ediyoruz. Tatilde zehirlenme ihtimalini minimumda tutmaya çalışırken salatanın içinde tavuk olduğu büyük kızım sabah 3.30’da istifra etmeye başladığında aklımıza geliyor! Ama biz de yedik aynısından! Süper panik bir anne olmasam da, çocuk 12 defanın üzerinde çıkarınca, resepsiyona inip derdimi anlatıyorum. Açık bir eczane veya çocuğu götürebileceğim bir sağlık merkezi soruyorum, biraz da yarım ağızla, İtalyan bir doktorla sabahın kör karanlığında anlaşmaya çalışmak nedense hiç cazip gelmiyor, resmen ayak sürtüyorum, ‘safraya geçtiğine göre iyileşmeye başladı demektir’ telkini ile resepsiyonistin fikrini bekliyorum.

Adam heyecanlı. Arka arkaya telefonlar açıyor, birileri ile hızlı hızlı konuşuyor, ‘bambina’ ile ‘pediatria’ haricinde hiçbir kelime tanıdık gelmiyor. Hafif bir panik hali var. Sonunda bana dönüyor ve diyor ki, ‘hanımefendi çocuğun hastalanması çok önemli, ambulans çağırdım, yolda, en yakındaki çocuk hastanesine götürecekler sizi merak etmeyin!’ Haydaaaa, esas şimdi merak ediyorum, ne ambulansı, gerçeğine en yakın olanını ancak filmlerde gördük! E bir de bunun finansmanı var, ‘94 yılından beri Türkiye’de prim ödediğim özel sağlık sigortam yurt dışı kapsamı da olmasına rağmen resmen ödeme yapmamak için, “90 günden fazla kaldığınız bir şehirde geri ödeme yapmak kapsam içinde değil” derken, bu kadar ‘ayrıcalıklı’ bir hizmetin belirsizliği, hastalığa ek yeni bir stres yaratıyor.

Neyse ambulans yardıra yardıra geliyor, kaldırımlara çıkıp resmen otelin ön kapısından içeriye giriyor. Paramedik ‘çocuk nerede’ diye koştur koştur içeri giriyor. Hepimiz pijamalıyız, bu kadar çok şeyin üst üste gelişeceğini ön göremedik. Sedye geliyor, hepimizi bir kaç saniyede ambulansın içine yerleştiriyorlar. Sürekli bir telefon konuşması var, bana arada İngilizce özet geçiyor beyefendi, Avrupa’nın bir çok yerindeki gibi, 12 yaş altı yetişkinlerden ayrı hastanelerde tedavi edildiği için, öyle bir seçenek aradığını anlatıyor. ‘Fantastico!’ dediğinde sabah 4.45! Küçük kızım resmen her oturduğu her yerde uyuyor, öyle göz kapatmak gibi değil, horul horul, büyüğün derdi zaten kendine yetmiş durumda, ben de bu sürrealist ortamda ‘anı olsun’ diye fotoğraf çekerken buluyorum kendimi!

Hastanenin aciline giriş yaparken kimlik istiyorlar. Pasaportlar yanımda olmasına rağmen Yunan kimliklerimizi veriyorum. Kızım sedye ile içeriye taşınıyor. Hemşire hemen ilk tetkikleri tamamlıyor. Doktor geliyor ve duymayı en son istediğim cümleyi söylüyor, ‘kan almamız lazım’!

Buraya bir parantez açıyorum: benim büyük kız, iğnelere karşı ekstra duyarlı, inanın ki Türkiye’deki bazı hastanelerde bizi termal kameralarda işaretlediklerini düşünüyorum! O kadar büyük bir kaos çıkıyor ki iğneli herhangi bir operasyonda, aşılar dahil, yeminle her seferinde bir kişi mesleği bırakıyor! Bağırış çağırış ağlama kısmına ek olarak bir de operasyon ‘zorla’ yapıldığında mutlaka bir bayılma sahnesi de peşine ekleniyor, tam şenlik yani!

Walla dedim Dottore, sen ne istiyorsan –ve yapabiliyorsan– yap! Biz senden daha iyi bilemeyiz ya! Hem senin de kaderine bir Türk işlenmiş olur bu sayede, tecrübeni alır gidersin 🙂 Pazarlık doktorla değil de benimle yapılmaya başlayınca, saçlarımın dibi bitlenmiş gibi kaşınmaya başlıyor, yok ya stres olmam ki ben, sinir sistemim kuvvetli! İlk turda benimkinden onay alamayan doktor, shiftin değişim saatinde yanında bir ordu ile yeniden geliyor iknaya, çocuk hiç iyileşemedi, mecburen ‘evet’ diyor, doktor bu ‘evet’ten güç bularak, ‘iğne de yapmam gerek’ diyor, ona da ok alıyor, biz şok, ama oda yok! Hastanenin tam ortasında bir sedyenin üzerine yatıyor benimki.

Saat oldu sabah 8. Otelden 11.00’de çıkmam gerek. 13:00’de Fransa’ya giden trenin içinde olmamız gerek. Bu arada kızıma serum bağladılar. Absürtlükten ödün vermediğimiz bir gün. “Kızım diyorum, seni bırakıp eşyaları toplamam gerek!”, “Anne beni hastanede bırakamazsın diyor”, haklı çocuk, ama çözüm yok, küçüğü yanına bıraksam daha büyük dert, “kızım sen büyüksün, yanına telefon da bırakacağım, ½ saate kadar da gelirim” diyorum, içim tabii ki hiç rahat değil, bilmediğim bir başka dilde, 2 sokağını yalandan bildiğim bir şehirde, yapmam gereken tercih neredeyse ‘Sophia’s Choice’, bana muhtemelen 10 seneye mal oluyor. Doktoru buluyorum, “çocuğu bari bir odaya taşıyalım, eşyalarımızı almaya gitmem gerek” diyorum, oda bulunuyor, telefon çocuğun içine özenle (nerdeyse yapıştırılmak suretiyle) yerleştiriliyor, doktorla 40 dk. git-gel süresi için anlaşıyoruz, onlar da sorumluluk almak istemiyor ve bir mucize eseri tam söz verdiğimiz saatte 2 bavulla yeniden hastaneye intikal edebiliyoruz!

Bitti mi, bitmedi tabii ki de! Bu sefer de ‘ne zaman taburcu olabilir’ sorgulaması başlıyor. Çocuk diyor ki, ‘Anne benim yataktan kalıp bir yere gitme ihtimalim yok’, ben diyorum ki, ‘gitmekten başka çare yok’, bu arada ayrıldığımız otel, komple dolu olmasına rağmen olayları yakınen takip etmeye devam ediyor, ‘olur da şehirde kalmak zorunda kalırsanız bizi mutlaka arayın size konaklama ayarlarız’ diye içimize su serpiyor, ama nedense ben daralmaya devam ediyorum.

Ve öğlen saat tam 12.30’da yeniden seçim zamanı geliyor, ya kalacağız ya gideceğiz! Bazen kalmak da gitmekten daha kötü bir tercih olabileceğinden, ‘serumu çıkarın lütfen’ diyorum, ‘emin misiniz’ diyorlar, ‘emin değilim ama gitmemiz daha doğru’ diyorum, önümüzdeki en uzun 8 saati hayal bile edemeyerek. Bu arada ne ödeyeceğiz acaba diye sessiz sessiz yaklaşıyorum ilgili hastane personeline, “borcumuz nedir” diyorum, “ücret almayacağız” diyor, anlayamıyorum, “turist de olsa çocuk bizim ülkede önemli, ona bakıp iyileştirmek bizim görevimiz” diyor, gözlerim Japon çizgi filmindeki karakterler gibi dolu, yutkunarak teşekkür ediyor ve ‘Allahın gavuru’ bize insan gibi davranırken, biz kendi insanımıza neden böyle davranamıyoruz diye düşünerek maceramızın bu kapısını kapatıyorum.

Tatil bu ya, daha ‘eğlenceli’ olsun diye tren biletimiz var! Hiç eğlenmiyoruz. Gece hepimiz ayakta olduğumuzdan çocuklar neredeyse tüm yolculuk boyunca uyuyabiliyorlar. 21.30’da Fransa’dayız. O kadar çok insan ve trafik var, hava o kadar soğuk ki, şehrin güzelliğine konsantre olamıyorum. Otele vardığımız anın sevinci tarifsiz. Bitişik lokantada klasik Fransız mutfağı haricinde bir sipariş hazırlatıyoruz: haşlanmış patates 🙂 Sonra bayılıyoruz.

Toplamı 5 gün süren ve hepimize 5 ay gibi gelen tatilin son sürprizi minik erkeğimiz Baron’dan geliyor: kendisini bıraktığımız evcil hayvan otelinde rahatsızlanıyor, en yakın veterinere götürülüyor ve yoğun bakımda tutuluyor! Haydaaaa! Ne oldu peki, henüz bilinmiyor, o tarafta da yüzlerce test yapılması gerek teşhis için! Delirmeden eve dönebilecek miyiz düşüncelerine ek olarak hiç İngilizce bilmeyen veterinerle Chatgpt görüşmeleri hız kesmeden başlıyor. Bu arada İstanbul ve Atina’daki veterinerlerimle, köpek eğitmeni olan eski eşimle ve (ben gibi) herbokolog kardeşimle yüzlerce konuşma ve mesajlaşma yapılıyor, her şey herkese fwd ediliyor, görüş alınıyor, sürekli bir kurul toplantısı formatındayız. Baron’un 8 yaşında ve biz yanında yokken ölme ihtimali karnıma geçmeyen bir ağrı olarak saplanıyor. Bileti değiştiremediğimizden uçuş panosunda ‘Atina’yı görünce, içimden ağlamak geliyor! Sanıyorum ‘ev’ hissi ilk defa tam o an oluşuyor.

Yeni bir ülkeye taşınmayı sadece lojistik ve planlama olarak değerlendirmek süreci hafife almak olur, psikolojik olarak da tam ve hazır olarak yola çıkmak gerek, çünkü belirsizliklerin ve sürprizlerin karşınıza ne zaman ve nereden çıkacağı hiç belli olmuyor.

Döndüğümüzde okulların açılmasına halen 1 hafta var, sadece 24 saat sonra annem, kardeşim ve yeğenlerim gelecek, Baron dünyanın bir ucundaki veterinerde, büyük kız 3 kg vermiş bir anda ve dünya herkes için dönmeye devam ediyor! Baron’un aşıları ve parazit hapları tam olmasına ve sürekli tasma takmasına rağmen, ‘kene’ sebebiyle uçurumun kenarından dönüp taburcu olmasına izin verilince koşarak onu almaya gidiyorum. Dil yine problem, ama Allahtan veterinerin yanındaki kız İngilizce biliyor da biz de durumunu net olarak anlamaya çalışıyoruz. Bu arada veteriner Hanım aramızdaki konuşmalardan Türk olduğumuzu anlıyor ve aniden Türkçe konuşmaya başlıyor! Yeni bir mucize! Meğer kökenleri, Yunanistan’da tanıştığımız bir çok insan gibi, bizimkilerle karışık, kendi ailesindeki herkes bizim dili biliyor, çocuklara da öğretmişler, çok şükür üzerimizdeki yüklerden biri hafifliyor ve karşılıklı Türk kahvesi içip, oğlumuzu alıp eve dönüyoruz. Tedavi süreci çok uzun, yazın yeniden bırakmamız gerekeceği aklımın bir kenarına yeni sorularla kazılıyor.

Paralel evrende Atina’daki işlerim ediyor, İstanbul’daki şirketimizde re-organizasyon yapılıyor, sürekli strateji ve planlama konuşuluyor, tüm mecburiyetlerimiz gerçek zamanlı önümüze düşüyor, ailem 4 gün için yanımızda, çocuklar hep acıkıyor, bolca oynuyor, çokça seker yiyor, telefona yapışıyor, kavga ediyor, yine de kısa bir süre için bile olsa bir arada olmaya şükrediyoruz! Ve efendim tam da bu şekilde ‘Easter’ kapanıyor. Allah kabul etsin. Ama daha Nisan’ın ortasındayız! Okullar ne zaman açılacak? Rutinler ne zaman hayat kurtaracak?

Gündem dolu: yazın işler devam ederken çocuklar nasıl oyalanacak, yaz kampı mı araştırsam? Yeni projeler geldi, onları ne zaman yerinde ziyaret edebileceğim, müşteriler bilgi bekliyor. 16 senelik şirketimizde köklü değişimler tam aynı zamana mı denk geldi? Yıllardır arka planda büyüttüğümüz Beliz’le ortak çocuğumuzun lansmanında geri sayımda mıyız? Çocukları sürekli bir yere taşımaktan aşırı yoruldum, Gürkan neredesin? Atina’ya neden bahar gelmiyor, modu mu yakalayamadı? Hafta sonu benden başka çalışan biri var mı? Yeteri kadar sıcak olmadığı için mi diyet yapamıyorum, yaza yine +4 kg ile mi gireceğiz? Bu ne biçim dolu okul takvimi, her güne neden bir şey koydunuz, bizimkiler anneleri her gitmediğinde bana trip! “Michael” filmini acaba dublajsız seyredebilir miyiz? Ne, o arada Mayıs mı gelmiş?

O halde yeniden görüşmek üzere 👋